30 Mart 2013 Cumartesi

HAYIR VE ŞERRİN ALLAH'TAN GELDİĞİ KONUSU


HAYIR VE ŞERRİN ALLAH'TAN GELDİĞİ KONUSU VE

EŞİTSİZLİĞİN SEBEBİ NEDİR?
Geleneksel İslam öğretisinde, yanlış değerlendirilen ve yanlış anlaşılan bir husus da, hayır ve şerrin Allah’tan olduğu, Allah’tan geldiği şeklinde ifade edilen ilkenin yorum biçimidir. Buna göre iyilik de kötülük de bize Allah ‘tan gelmektedir.  Allah bize isterse iyilik verir isterse kötülük verir. Biz buna razı olmakla ve katlanmakla mükellefiz. Söz ve tartışma hakkımız yoktur.
Karışıklık yine Allah’ın yaratıkları ile ilişki konusundaki eksik anlayışlardan kaynaklanmaktadır. Kâinatlar âleminde var olan canlı olsun cansız olsun, bütün yaratıklar ve evrenler, ancak ve ancak Allah’ın iradesinin tecellileri olan İlahi İrade Yasaları ile muhatap bulunmaktadırlar. Varlığımız, geçmişimiz ve geleceğimiz, bu ilahi İrade Yasaları ile kaimdir ve yönlendirilmektedir. Binaenaleyh, hayrın ve şerrin Allah’tan geldiğinden kasıt, kullanmakta olduğumuz serbest irademizin doğrultusuna göre, harekete geçirdiğimiz İlahi İrade Yasalarının öngördüğü sonuçlar, karşılıklar ve yaptırımlardır.

Yani insanın genlerine işlenmiş olan ilahi yaşam programının, şifrelerinin çözülerek uygulanması halinde yaşanan ömür içerisindeki imtihan dışındaki olaylar, insanın iradesi doğrultusunda yapılan işlerin tedbirinin alınması, insanın akıl, mantık şuur ve vicdanı hasletleri içinde değerlendirilmeli ve her türlü sonucun sorumluluğu insanın kendisine ait olmak gereği vardır. Aksi takdirde kendi hatamızı Allah'a yüklemiş oluruz ki, bu günah işlemektir. Konuyla ilgili ayetleri okuyalım

İSRA: 7) “İyilik ederseniz kendinize iyilik etmiş olursunuz, kötülük ederseniz o da kendi aleyhinizedir”
ŞURA: 30) “Başınıza gelen herhangi bir musibet kendi ellerinizin yaptığı işler yüzündendir. Allah işlediklerinizin birçoğunu da affeder.”
YUNUS: 44 “Allah insanlara hiç zulmetmez.  Fakat insanlar kendi kendilerine zulmediyorlar.”
Hz. Muhammed(sav) “hiç biriniz kendiniz için arzu ettiğinizi kardeşiniz için de arzu etmedikçe iman etmiş olmaz” demiştir.

Evrende Her şey, her an ve sürekli bir değişme, uzun dönemde de bir gelişme-yükselme yolundadır. Gerek Kuran’da ve gerekse İslam din bilginlerinin eserlerinde, birçok konular bilgi düzeyi çok sınırlı bir topluluğa, onlara nazaran çok karmaşık bir konunun basite indirgenerek, daha kolayca anlatılabilmesi için statik halde izah edilmiş bir eğitim ve öğretim yöntemidir.
Ancak yaşlılık çağına erişenlerin değerlendirebildiği ve anlayabildiği gibi bize çok uzun gibi görünen dünyadaki hayat, aslında göz açıp kapayıncaya kadar geçivermektedir. Sadece geçmişini düşünen bir insan bile bunu sezebilir.
Şu halde varlığımız ve sorumluluğumuz, ancak sonsuzluk olarak ifade edebileceğimiz çok geniş bir zaman sürecini kapsamaktadır.
 İnsanlar Arasında Gördüğümüz Eşitsizliğin Sebebi Nedir?
Bunun anlamı: Eşitsizlik eşitliğin doğal sonucudur. Herkese hakkı; hak ettiği verilmektedir. Testiyi getirenle testiyi kıran bir tutulmamaktadır. Herkesin düşüncesi, niyeti, çabası, ihtiyacı aynı olmadığı gibi; elde ettikleri “müktesep” hakları da aynı olmamaktadır.

Şimdi şu ayetleri inceleyelim:
Tin: 4-6)- “Biz insanı en güzel biçimde yarattık. Sonra onu aşağıların aşağısına çevirdik. Yalnız inanıp iyi işler yapanlar hariç. Onlar için ardı arakası kesilmez bir mükâfat vardır.”
NECM:39-41)- “İnsana çalışmasın karşılığından başka bir şey yoktur. Ve çalışması da yakında görülecektir. Sonra ona tastamam karşılığı verilecektir.”
EN’AM,:132)- “Her birinin yaptıkları işlere göre dereceleri vardır.  Rabbin onların yaptıklarından habersiz değildir.”
MÜ'MİN UN,: 62)- “Biz hiç kimseye gücünün üstünde bir şey teklif etmeyiz. Katımızda hakkı söyleyen bir kitap vardır. Onlara asla haksızlık edilmez.”
NİSA: 40)- “Allah zerre kadar haksızlık etmez. Zerre miktarı bir iyilik olsa, onu kat kat yapar ve kendi katından büyük bir mükâfat verir.”
Bu ayetlerde kısaca her insanın başlangıçta en güzel biçimde, yani fırsat ve imkân eşitliği içinde yaratıldığı,, insanların iyi işler işledikçe ve imanlarını yitirmedikçe daha da yükseldiği, güzelleştiği; aksine hareket edenlerin ise, gittikçe daha alçaldığı ve manevi anlamda kuşkusuz - çirkinleştiği yani insanlar arasındaki farkların ilk yaratılışta olmayıp, onların özgür iradelerine bağlı eylemleri sonucunda sonradan oluştuğu, yani bir anlamda herkesin kendi mazisini kendi geleceğini yahut kaderini yaratmış olduğu, insanın bizzat kendi çalışma ve çabasından başka güvenecek bir şeyi olmadığı, kimseye ayrıcalıklı işlem uygulanmadığı, herkese ancak çalışmasının karşılığının verildiği, insanlar arsında mevcut derece farklarının, onların yaptığı işlerin farklılığından, yani liyakatlerinin farklılığından kaynakladığı, herkesin liyakat ve ihtiyacına uygun görevler yüklendiği, kimseye altından kalkamayacağı görev ve yüklerin tevcih edilmediği, herkesin, yüce topluluk nezdinde bulunan şahsi dosyasında bütün geçmişinin ve hali hazır durumunun kaydının bulunduğu, görev ve derece dağıtımının buna göre yapıldığını, Allah’ın kimseye zerre kadar bile haksızlık etmediği, tersine en küçük iyilik ve başarıyı ayrıca kendi katından ödüllendirmekte olduğu hususları açıklanmaktadır.
Umarım gerek karma konusu, gerekse hayrın ve şerrin Allah’tan geldiği ifadesinin gerçek anlamı daha iyi anlaşılıştır.
Karma ve reenkarnasyon ilahi adaletin en önemli iki aracını ifade eden çok önemli temel ilkeleridir. Karma; sadece insanın değil herhangi bir varlığın, her yeni hayatında geçmiş hayatının sonuçlarıyla karşılaşması ve bundan kaçınamamasıdır.
Kötü bir eylemde bulunmuşsak bunun sonuçlarına er veya geç katlanacağız, sebep sonucu meydana getirmek zorundadır.
Karma ve reenkarnasyon ilkelerinden habersiz olan insanlar, her türlü kötülük ve günahı işledikleri halde maddi açıdan refah ve saadet içinde yaşayıp ölmüş olan kimsenin durumuna bir türlü akıl erdiremezler. Hatta çoğu zaman ceza sorumluluğun şahsiliğini, kimsenin başka birinin günahını ve suçunu, cezasının yüklenmeyeceği evrensel ilkesini unutarak, bu kişinin yaptıklarının çoluk-çocuğundan çıkacağını söylerler ki, bu büsbütün hatalı bir düşünce ve kabul tarzıdır.
Bütün hata insanın hayatının bu dünyada başladığını ve kıyamete kadar da ancak bir bekleme döneminin söz konusu olduğunu sanmaktan kaynaklanmaktadır.
Oysa bilinmelidir ki hayatta ve evrende, hiçbir varlık ve olgu statik halde bulunmaz.
Evrende Her şey, her an ve sürekli bir değişme, uzun dönemde de bir gelişme-yükselme yolundadır. Gerek Kuran’da ve gerekse İslam din bilginlerinin eserlerinde, birçok konular statik halde izah edilmiş ise; bu ancak ve ancak bilgi düzeyi çok sınırlı bir topluluğa, onlara nazaran çok karmaşık bir konunun basite indirgenerek, daha kolayca anlatılabilmesi için izlenmiş bir eğitim ve öğretim yöntemidir.
Ancak yaşlılık çağına erişenlerin değerlendirebildiği ve anlayabildiği gibi bize çok uzun gibi görünen dünyadaki hayat, aslında göz açıp kapayıncaya kadar geçivermektedir. Sadece geçmişini düşünen bir insan bile bunu sezebilir.
Şu halde varlığımız ve sorumluluğumuz, ancak sonsuzluk olarak ifade edebileceğimiz çok geniş bir zaman sürecini kapsamaktadır.
 
İslami Terimlerde İmansız, Amelsiz, İmtihansız Yani kolayca Tekâmül Yani Cenneti Hak etmek Mümkün müdür?
Kesinlikle hayır aksi halde muhakkak çok adaletsiz ve eşitliğe aykırı bir tablo karşısında kalırdık. Binaenaleyh, örneğin doğarken yahut küçük yaşta iken veya erişkinliğe erişmeden öldü diye sırf bu nedenle hiçbir varlık yahut insan, cenneti hak etmemiştir ve etmeyecektir.
Yine sanıldığının aksine iman etmek sadece iman etmek ve bunda sadık olmak, hiçbir şeyin sonu değildir. Sonu olmak şurada dursun iman etmek ve imanda sadık olmak, ancak doğru yolun başlangıcıdır.  Kuşkusuz doğru bir inanç en sağlam çıkış noktasıdır.
“Falanca küçük yaşta öldü, filanca esasen aklı başında olmadan yaşadı ve çilesini çekti onlar cennetliktir” gibi düşünceler insanın yaradılış amacı ve onu bekleyen yol açısından bizi çıkmaza sokar.
Yükselmek yani cennetlik olmak, ancak imanla kötülükleri kesin olarak ter etmekle, iyi işler yapmakla, sabırlı olmakla, gerçekleri araştırmak ve anlamakla, nihayet kendisi hakkında kesin hüküm vermeye elverişli derecede çetin sınavları başarıyla geçmekle mümkündür. Amiyane tabiri ile söyleyecek olursak “beleş” yoktur. Kimse “torpilli” değildir. Yarış mutlaka eşit şartlarda sürmüş ve sürecektir.
Aşağıdaki ayetleri dikkatle incelerse, bu doğrultuda özlü anlatımlarla dolu olduğunu görürsünüz:
ANKEBUT:2)-“İnsanlar yalnız inandık demekle, hiç sınanmadan bırakılacaklarını mı sandılar
BAKARA:214)- “Yoksa siz sizden önce geçenlerin durumu başınıza gelmeden cennete gireceğinizi mi sandınız? Onlara öyle yokluk ve sıkıntı dokunmuştu, öyle sarsılmışlardı ki, nihayet peygamber ve onunla birlikte inananlar, ‘Allah’ın yardımı ne zaman?’ diyecek olmuşlardı. İyi bilin ki Allah’ın yardımı yakındır.”
MERYEM: 60) - “Ancak tövbe eden, inanan ve iyi iş yapanlar, onlar cennete girecekler ve hiç haksızlığa uğratılmayacaklardır”
NİSA: 122) -“İnanıp iyi işler yapanları da altlarından ırmaklar akan cennetlere sokacağız. Orada ebedi kalacaklardır. Bu Allah’ın gerçek vaadidir.  Allah’tan daha doğru sözlü kim olabilir?
ASR: 1-3) -“İkindi vaktine Andolsun ki insan hiç şüphesiz hüsran içindedir. Ancak inanıp yararlı iş işleyenler, birbirlerine gerçeği tavsiye edenler ve sabırlı olmayı tavsiye edenler bunun dışındadır

İnsan Gerçekten de Öldükten Sonra Dirilebilir mi?  EVET
Bu durum Allah’ın varlığına ve birliğine inanmakla yakından ilgilidir. Kur’an Allah’a inanmayanlara insanın öldükten sonra artık bir daha dirilmeyeceğine ölümle her şeyin bittiğine inananlara şöyle hitap etmektedir:

TUR: 35-36)-Yoksa kendileri bir yaratıcı olmadan mı yaratıldılar? Yoksa kendi yaratıcıları kendileri midir? Gökleri ve yeri onlar mı yarattılar?  Hayır, onlar tefekkür edip anlamazlar”
NAHL: 4)- O insanı bir damla sudan yarattı. Ve o da apaçık bir hasım kesildi.”
YUSUF: 105)- “Göklerde ve yerde nice nice ayetler var ki, onların yanından yüz çevirerek geçerler”
Aşağıdaki ayetlerde ölen insanın bir daha dirilmeyeceğini, söyleyenlere aşağıdaki ayetler cevap niteliğindedir.
YASİN :77-79)- “İnsan bizim kendisini nasıl bir nutfe den yarattığımızı görmedi mi ki, şimdi apaçık hasım kesildi? Kendi yaratılışını unutarak bize bir mesel verdi: ‘ şu çürümüş kemikleri kim diriltecek’ dedi.  De ki: onları ilk defa yaratan diriltecektir. O her yaratmayı bilir”
DERLEYEN Yusuf YAMAN

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder